< âmedüreft - Blogcu




Zu'm


Karşında durup dikilmektense kaskatı/utangaç
ya da capcanlı gözlerle bakmaktansa sana/aşkla
başka düşlerin bahçesinde oynardım.
Tüm paftalarını yırtıp bir elbise modelinin
yakasını değiştirip uzatıp etek ucunu
dikebilmek gibi mesela.
Yani korkusuz. Asimetrik kesmem gibi saçlarımı
körelmiş bir makasla.

Ya da bir dağa çıkıp çıplak ayaklarıma batan yer kaktüslerini
sökmeye yeltenmeden, hatta
farketmeden derime girdiklerini
seninle zirveye bir mimoza dikmek isterdim.
Ki çiçektir sevilesidir omuzlarında tülüş tülüş özgürlük
başka çiçeklerin vebalini yüklenmemiştir.
Ya da isterdim yıllarca süren bir yolculuktan sonra
geçmesin üstümüzden köyümüzün kokusu
bu da yetecektir.


Olmadı işte buluştuk bir lokontada herkes aynı ve köfte çiğ
karşında duruyorum kaskatı/utangaç mümeyyiz edasıyla
yenildim mi -nasıl kaçarım- neyin kapanı bu anlayamadım.
Yalnızca,
sandalyede sıkılgan bir bedenim, köfte kadar pembe yanaklarım.



Başka düşlerim vardı bahçelerinde birdir bir
oynamayı isterdim yahut bir örümceğin
ağını örerkenki cehdini de seyredebilirdim.
Seninle evet seninle dedim buluşmayalım böyle hiç.
Güvercin kanadında karıncanın sırtında
tek tek ne varsa hayatlarına süzülüp
ve tükürüp kendini unutan bir tarihin yüzüne
sevişelim isterdim ezelde ve ebedde.

Can Havliyle Karaladığımdır...

Elif Bera'ya...


Gittim... Geride kan, geride yalan, geride onulmaz bir yara kaldı. Asfaltlara değen her adım "kahrolsun!" yazdı adım için.

Şimdi sensiz sokaklarda yoksulluğumla yüzgöz olmalardayım. Şimdi sevgili... Önüme atılan küflü kırıntılarla doymaya çalışmaktayım..


Oysa ki ben... Amansız yakarışlarım esnasında bir gece vakti bulmuştum seni. Giriftâr karanlığa, sıkı sıkı kapanmış kapılarıma, ve hatta tüm ürkekliğine rağmen oradaydın. Ellerinde eskimeyen bir türkünün sıcaklığıyla...


...


Kaybolmuş ruhuma pusulaydın sen. Terkedilmişliğime beklenmedik bir merhaba! Gözüme fer, toprağıma yağmur, oyunlarıma arkadaş olmaya gelmiştin...


Dilindeki o haklı isyana kurban olası tutuyordu doğanın. Ve mağrur duruşuna. Ve saklı sevdana;

Hadi kalk! Ey azığı sabır yolcu!

Hadi ey gönlümdeki güzîde yazgı.

Hadi ey tükenmez cephanem, hazırlan,

Savaş açıyor bize kentlerin hedonist aşkları.”

Oysa ki yüreğim... Bir kratere özeneliberi lâvlar püskürtüyor eşe dosta. Bahânesi çok olurmuş volkanların, bin türlüsünü diline dolayıp yakıyor ne varsa. İşte bu yüzden, bu halimle görme beni. Yokluğunu aşk bildiğim sevgili... Görme ki ölüyorum sensiz. Bilme ki yaşlanıyorum tan vakitlerinde. Ve tam vaktinde sevgili, sev beni... Sev...


Yüreğimin etrafına kandan hudutlar çizdim. Ya gelmezsen diye. Gelmezsen gelmesin başka kimseler diye... Bir sen anlarsın ve sen korkmazsın kırmızıdan bir. Bir sen damlarsın gözlerimden böyle usul... ve böyle hüzünle. Bir sen tutarsın elimden, gökte bulutu, yerde toprağı ve ikisi arasında yağmuru sen kıskandırırsın gözlerindeki nemle. Ama bir sen bilme sevgili; ölüyorum sensiz.


...


Oysa ki sen... Gelmiştin. Yanağında gülpembe mahcûbiyetinle, gözlerinde gülizâr bir şiirle, gülleri çıldırtan bir güzellikle gelmiştin!

Oysa ki ben... Gittim. Geride canhıraş bir bekleyiş. Geride katre katre büyüyen bir aşk kaldı.

Ve geride sevgili. Adınla başlayan bir alfabe kaldı:

Elif... Be... Ra...

Âh

Reva mıydı baharlara açmışken ayazlar düşmesi kucağıma. Düştü işte.
Ama bilmeliydi; git diyemeyecek kadar hasrettim mevsimlere. Apansız geldi ve kanıma sattı önce işvesini kış. Sonra sevdama...
Şimdi mumyalanmış yüreğimde zülüflerinden buzullar sarkan yari gizlerim. Üşümüş fakat inadına bıçkın bir aşkadır meylim.

Sor ona; reva mıydı aynı göğe uçuşan ruhlarımızı ayrı zindanlarda yitirmek. Yok saymak mahinur ölümleri ve tutunduğumuz mukaddes akdi.
Pencereme hangi devresinde yansıtacak yüzünü ayın, sor ona. Hangi asûde besteyle girecek kulaklarıma. Oysa ki beklediğim ve zikrine daldığım gecelerde uslanmazdı özlemim.

Anlasaydı... O varken yeknesak yağmurlarda bile umudun çılgın zaferiydim.

Yer Altına Mektup



-anne, ruhun boyu uzar mı?

-yağmur yağar mı güneşe?

-benim adım anka mı anne?


Yaşayan yetilerim aşkına doğruyu söylüyorum. Sırf sana değil, sokağa ekrana mitolojik efsanelere değil, her zerreye dair vazgeçtim hayranlıktan. Hayranlık daraltıyor çünkü göz çeperini. Ağzı açık şaşakalmayı ezberletiyor, uzaklaştırıyor kendinden. Adamın öznelliğini hadım ediyor. Yapabileceklerini yapamayacağını sanıyor ve duruyorsun. Kıpırtısız. Baştan kaybetmenin öteki adı yani; vazgeçiş.


Çocuktum, nerden bilirdim, sis, bulutmuş meğer. Gün doğumunda okula giderken bulutlara yoldaş olduğumu nerden bilirdim? Önümü göremiyordum. Şikayetçiydim. Tanışıklığımız yoktu sebeplerle. Bulut yere iner, sis olur, o gün hava güzel olur. Bilmiyordum.

Ve yıllar sonra yine bir gün doğumunda bulut yere indi, sis oldu, hava güzel oldu. Tuhaf! Hala önümü göremiyordum. Ufkum engellenmişti. Eprimiş bir hayatın eskiz defteri olarak tüm çizilmişliğimle şehirdeydim. Beldedeydim. Yaşayan ölüler mezrasındaydım. Etraf kalabalıktı. Dağ taş yıldız ne varsa, kozmik bir hayalin parçasıydı bana göre. Dostlarım vardı. Kendileri değil, başka dostlarca 'çok çok' selamları gelen. Şehrin ve yalnızlığın debdebesinde ya bir sivrisinek olup duvara yapıştırılacaktım, ya hiç doğmamış gibi yapıp susacak, varlığım anlaşılmasın diye içimden nefes alacaktım. Korkuyordum. Yutulmaktan, başıma üşüşmelerinden, korkutulmaktan en çok.

Sıradan bir hikayem vardı. Sıradan bir okulu sıradan bir dereceyle bitirmiş ve sıradışı hiçbir olaya adım karışmamıştı. Yalanlarım vardı. Tutarsızlıklarım, sancılı gençlik yıllarıma refakat eden günlüğüm... sıradandım. Ve sıra bana geldiğinde benim de üstümden geçecekti şehir. Korkuyordum...


-ruhun gölgesi olur mu anne?

-yıldızlara dokunabilir miyim?

-anne, seni hep sevecek miyim?


Korkuyordum. Uzaklarda annem vardı. Özlemiştim. Arkadaşlarım vardı. Hani aylarca görüşmezdik ama varlıkları yeterdi. Arkadaşlardı işte. Var ama yok dediğin değil, yok ama var dediğin insanlar. Sonra Sultan sokaktaki çocukluğum vardı.Heybetli bir meşe ağacı. Sonbahar gelecek ve yol kenarındaki o meşenin sararmış koca yaprakları yere düşecekti. Bense ellerim cebimde ve ağzımda belli belirsiz bir türküyle onların üstünden geçecektim. Geçecek de keşfedecektim, kuruyunca ses çıkardığını herşeyin. Kimyası bozulunca yani.


Ama karanlıktı. Göremiyordum. Ayağım takılıyordu düzenin çarklarına. Düşsem de düştüm demeyeceğime söz verdiğim için susuyordum yine. Anılarım canlandı birden. Tekdüze bir hayatın sahnesinde boy gösteriyoruz diye hayıflanırdım örneğin. Hani bir şey olsa da filmleri aratmasa o şey. Vay canına! dese gören duyanlar. Belli ki eğlence arıyordum. Can sıkıntısı, karın ağrısı, torunlara anlatılacak bir anı bırakma telaşı. Ah... Ne de büyük laflar etmiş, nasıl da çizmişim trajedi tablosunu kendi duvarıma. Korktum. Çok korktum. Kaçacak yer bulamadığımdan amiyane arzularımla oyalanmaya alıştım. Alışkanlık. Ne büyük gaflet. Hayranlıktan bile kötü. Şimdi filmleri aratmayan bir sahnenin ortasında alkış bekliyorum. Senaryosu yarım kalmış bir oyun bu. Heyhât! Ses yok. Seyirci yok. Perde yok. Yalnız ve içinden nefes alan bir beden. Sadece beden. Ruh yok. Şehir kendine bile küstü. Bulutlar artık inecek yer bulamıyor binalar arasında. Sis yok. Hala önümü göremiyorum. Ufuk yok. Ama bir ışık. İşte tam “tam

şuramda” denen yerde. Tek ben değilmişim, bu şehir denizinde daha boğulmadan boğulduğunu sanıp kulaçlarından vazgeçen. Tek değilim ama yalnızlık gerçeğini değiştirmiyor bu. Yalnızlık, vaktin farkındalık hali. Bunca yalnız arasında nasıl yalnız kalır ki insan. Bunca kalabalıkta nasıl yalnız kalmaz. Söylediğim herşeyi unutun. Sadece şunu duyurmak istedim: şehir bana kayıtsız kaldı. Artık gücenmiyor ve bu yüzden artık korkmuyorum. Üstad da sesleniyor, teskin ediyor daha bir;

bütün insanlığı dövsen havanda

zerre zerre herkes yine yalnız.


...


-anne, beni umursar mı mezar?

-ölüler yalan söyler mi anne?

-anne, hadi bana ölmedim de...

Gök Sancıması

_1_


Mavi tozlu dolunay aşkına!
Leke tutmuş çeyizler aşkına!
Ve çeyizlerine ağlayan kızlar aşkına!
Toplayacağım yeniden
Ayaklar altına serilmiş kanatlarımı.

Gelinliklere lanet etmeden
Ve baygın aklımı didikleyen akbabalara
Ayıklayacağım bugünden
Sarpa sarmış yarın yumaklarını.
 
Aynasından deccal çıkan sevgilim!
Mavi uçuşlarıma götüreceğim seni
Pak
Ve mağrur.
O yitik göklere ekeceğim gözlerini
Zifiri bulutların göbeğine tam.
Çöllere senden,
Senden yağsın diye yağmur…
 
_2_


Tut ömrümün ellerinden Tanrım
Dünya düştü beşiğinden.
Basamağı kırıldı merdivenin
Adı: aşk!
Aşk; atıverdi beni gökten
Atıldığım yerden gözleri yârin,
Mumlar yağdırdı başıma; sönük
Sanki inadına
Toprağa, cayır cayır ateş inerken!
 
Mehveş düşlerin girdabında
Yanaklarıma kondu su
Tanrım gözyaşı diyorlar lâkin,
Sanki engin bir ateş bu!
Avut beni Tanrım
Salın da gel yanıma hadi
Ve öp alnından göğümün
Ey Kutsal Metanet…

« Önceki :: Sonraki »