
-anne, ruhun boyu uzar mı?
-yağmur yağar mı güneşe?
-benim adım anka mı anne?
Yaşayan yetilerim aşkına doğruyu söylüyorum. Sırf sana değil, sokağa ekrana mitolojik efsanelere değil, her zerreye dair vazgeçtim hayranlıktan. Hayranlık daraltıyor çünkü göz çeperini. Ağzı açık şaşakalmayı ezberletiyor, uzaklaştırıyor kendinden. Adamın öznelliğini hadım ediyor. Yapabileceklerini yapamayacağını sanıyor ve duruyorsun. Kıpırtısız. Baştan kaybetmenin öteki adı yani; vazgeçiş.
Çocuktum, nerden bilirdim, sis, bulutmuş meğer. Gün doğumunda okula giderken bulutlara yoldaş olduğumu nerden bilirdim? Önümü göremiyordum. Şikayetçiydim. Tanışıklığımız yoktu sebeplerle. Bulut yere iner, sis olur, o gün hava güzel olur. Bilmiyordum.
Ve yıllar sonra yine bir gün doğumunda bulut yere indi, sis oldu, hava güzel oldu. Tuhaf! Hala önümü göremiyordum. Ufkum engellenmişti. Eprimiş bir hayatın eskiz defteri olarak tüm çizilmişliğimle şehirdeydim. Beldedeydim. Yaşayan ölüler mezrasındaydım. Etraf kalabalıktı. Dağ taş yıldız ne varsa, kozmik bir hayalin parçasıydı bana göre. Dostlarım vardı. Kendileri değil, başka dostlarca 'çok çok' selamları gelen. Şehrin ve yalnızlığın debdebesinde ya bir sivrisinek olup duvara yapıştırılacaktım, ya hiç doğmamış gibi yapıp susacak, varlığım anlaşılmasın diye içimden nefes alacaktım. Korkuyordum. Yutulmaktan, başıma üşüşmelerinden, korkutulmaktan en çok.
Sıradan bir hikayem vardı. Sıradan bir okulu sıradan bir dereceyle bitirmiş ve sıradışı hiçbir olaya adım karışmamıştı. Yalanlarım vardı. Tutarsızlıklarım, sancılı gençlik yıllarıma refakat eden günlüğüm... sıradandım. Ve sıra bana geldiğinde benim de üstümden geçecekti şehir. Korkuyordum...
-ruhun gölgesi olur mu anne?
-yıldızlara dokunabilir miyim?
-anne, seni hep sevecek miyim?
Korkuyordum. Uzaklarda annem vardı. Özlemiştim. Arkadaşlarım vardı. Hani aylarca görüşmezdik ama varlıkları yeterdi. Arkadaşlardı işte. Var ama yok dediğin değil, yok ama var dediğin insanlar. Sonra Sultan sokaktaki çocukluğum vardı.Heybetli bir meşe ağacı. Sonbahar gelecek ve yol kenarındaki o meşenin sararmış koca yaprakları yere düşecekti. Bense ellerim cebimde ve ağzımda belli belirsiz bir türküyle onların üstünden geçecektim. Geçecek de keşfedecektim, kuruyunca ses çıkardığını herşeyin. Kimyası bozulunca yani.
Ama karanlıktı. Göremiyordum. Ayağım takılıyordu düzenin çarklarına. Düşsem de düştüm demeyeceğime söz verdiğim için susuyordum yine. Anılarım canlandı birden. Tekdüze bir hayatın sahnesinde boy gösteriyoruz diye hayıflanırdım örneğin. Hani bir şey olsa da filmleri aratmasa o şey. Vay canına! dese gören duyanlar. Belli ki eğlence arıyordum. Can sıkıntısı, karın ağrısı, torunlara anlatılacak bir anı bırakma telaşı. Ah... Ne de büyük laflar etmiş, nasıl da çizmişim trajedi tablosunu kendi duvarıma. Korktum. Çok korktum. Kaçacak yer bulamadığımdan amiyane arzularımla oyalanmaya alıştım. Alışkanlık. Ne büyük gaflet. Hayranlıktan bile kötü. Şimdi filmleri aratmayan bir sahnenin ortasında alkış bekliyorum. Senaryosu yarım kalmış bir oyun bu. Heyhât! Ses yok. Seyirci yok. Perde yok. Yalnız ve içinden nefes alan bir beden. Sadece beden. Ruh yok. Şehir kendine bile küstü. Bulutlar artık inecek yer bulamıyor binalar arasında. Sis yok. Hala önümü göremiyorum. Ufuk yok. Ama bir ışık. İşte tam “tam
şuramda” denen yerde. Tek ben değilmişim, bu şehir denizinde daha boğulmadan boğulduğunu sanıp kulaçlarından vazgeçen. Tek değilim ama yalnızlık gerçeğini değiştirmiyor bu. Yalnızlık, vaktin farkındalık hali. Bunca yalnız arasında nasıl yalnız kalır ki insan. Bunca kalabalıkta nasıl yalnız kalmaz. Söylediğim herşeyi unutun. Sadece şunu duyurmak istedim: şehir bana kayıtsız kaldı. Artık gücenmiyor ve bu yüzden artık korkmuyorum. Üstad da sesleniyor, teskin ediyor daha bir;
“bütün insanlığı dövsen havanda
zerre zerre herkes yine yalnız.”
...
-anne, beni umursar mı mezar?
-ölüler yalan söyler mi anne?
-anne, hadi bana ölmedim de...